12 Ocak 2013 Cumartesi

DJANGO UNCHAINED (Django Serbest)



1. Bir defa Quentin Tarantino’nun ana akım sinemaya en yakın filmi bu. Zamanda ileri-geri kaymalar yok ve öykü, zamanın rotasında akıyor.
2. Şiddet dozu arttırılmış bir Western var karşımızda. Tarantino’dan beklendiği üzere, Western klişelerini ters yüz etme anlamında ana karakterlerin bir Alman ve bir Afro Amerikalı olmasını birinci sıraya yazabiliriz. Bir de, bir Western filmde muhtemelen ses bandında daha önce Rap dinlememişsinizdir. Ama bunların dışında, reformist bir Western değil izlediğimiz. İyi bir Western, o kadar.
3. Kimileri gönderme olarak yorumlayacaktır ama, “Unforgiven”a referans yapan malum sahne; maalesef daha ziyade taklit gibi duruyor.
4. Filmin en lezzetli kısmı, “çuval geyiği”. Filmin asıl derdine fazlaca hizmet etmeyen bu sahnedeki diyaloglar, gerçekten “Tarantino işi” olmuş.
5. Oyunculuklar, filmin en kuvvetli kısmı. Garezim olduğu yakın çevrem tarafından bilinen Jamie Foxx’un dahi üzerine düşeni fazlasıyla yaptığını; ümidim olmayan Leonardo Dicaprio’nun özellikle tirad sahnesinde büyülediğini söyleyebilirim. Ama Samuel L. Jackson ve Christoph Waltz’a ayrı birer parantez açmak gerek. Son yıllardaki kötü film tercihleri sebebiyle referans listemizden çıkmış olan Jackson, inandırıcılığın ötesinde döktürüyor. Alenen Foxx ile beraber filmin başrol ortağı olan harika Waltz’un ise, ödül törenlerinde neden yardımcı statüsünde değerlendirildiğini anlamak güç. Muhtemelen Daniel Day-Lewis ("Lincoln") tarafından ana statünün parsellenmesinden ötürü olsa gerek. Bu arada Tarantino’nun, epeyce bir aradan sonra “şöyle bir göründüğü” ilk film olduğunun da altını çizmek gerek. 
6. Müzik kullanımında tipik Tarantino markası işlemiş yine. Lezzet had safhada.
SONUÇ: Yağ gibi akan, kendini izlettiren bir film. Ama işin içinde Tarantino gibi bir imza olunca beklentiler elbette yüksek. Bu beklentileri karşılıyor mu peki film? Bence hayır. Western türüne izlenesi bir film armağan ederken, türe kattığı herhangi bir yenilik yok. Bir Tarantino başyapıtı kesinlikle değil. Ama yine de ustanın fanları tarafından muhakkak bakılması gereken, hasret giderme fırsatı bir yapım.

YÖNETMEN: Quentin Tarantino
OYUNCULARI: Leonardo Dicaprio, Jamie Foxx, Samuel L. Jackson, Don Johnson, Christoph Waltz, Kerry Washington
TEK CÜMLEYLE KONU: Bir şekilde özgürlüğünü elde eden bir kölenin, kendisi gibi köle olan eşini kurtarma mücadelesi.

MIDNIGHT IN PARIS (Paris'te Gece Yarısı)

1. Filmi tek bir kelimeyle özetlemek gerekirse, "sıcacık" derim.
2. Woody Allen, Paris şehrini kozmopolit bir kavram olarak ele almış ve alenen başrole oturtmuş.
3. Senaryosu rakipsiz. Bu sene (2011'den bahsediliyor) ödül şampiyonu olacak olan “The Artist” bile gereksiz beklentiye girmesin. (Yazı, ödül töreni öncesi yazılmıştı. Konu ödülü kazandı)
4. Woody Allen’ın bu kadar lezzetli bir işin Score kısmını neden bu kadar baştan savma tuttuğu ve filmin dokusunu zedeleme pahasına neden kusturma riskini göze alarak tek bir parçayla filmi bitirdiği anlamsız.
5. Senaryo dışında Oscar şansı mevcut değil.
6. Adrien Broody çok hoş bir "and"di.
7. Ama asıl şok, aleni iğrendiğim Owen Wilson'dan bu kadar samimi ve hoş bir performans almasındaydı. Film boyunca sarkmayan oyunculuğu için kendimi, yeni bir oyuncuyla tanışıyormuş şeklinde teselli ettim. Aslında teorik olarak söylediğim, yalan da değildi.

SONUÇ: Doktora verdiği Newyork fetişizmini bir kenara bıraktıktan sonra "eyvah" diyen hayranlarının yüreğine "Vicki Cristina Barcelona"dan sonra ikinci kez su serpen Woody Allen'in, Terminator-Cinderella kırması bir senaryonun altından şaşkınlık verici bir başarıyla kalkması, her türlü takdirin üzerinde. Şapka çıkarıyorum.

YÖNETMEN: Woody Allen
OYUNCULARI: Adrien Brody, Carla Bruni, Rachel McAdams, Owen Wilson
TEK CÜMLEYLE KONU: Yanlış bir birliktelik yaşayan bir yazarın, hatasından dönme süreci.

THE ARTIST


1. Bir defa hiç sağa sola sapmadan söyleyeyim: Film, en hafif tabiriyle bir başyapıt ve geçen yılın en iyi filmi. Michael Hazanavicius'u (böyle bir dönemde sessiz bir film çektiği için) cesaretinden ve yiyemeyeceği yemeğin altına yatmaktan mı, yoksa bu yemeğin altından alnının akı ile çıktığından dolayı mı tebrik edeceğimi düşünürken aklıma geldi: “The Artist”, hiç alt küme aramaya gerek olmayan bir şekilde çok çok iyi bir film. Dikkat; çok çok iyi bir sessiz film değil, çok çok iyi bir film. Hatta bir müddet sonra -ki 15-20 dakikalık bir müddet bu- sessiz bir film izlediğimi bile unuttum. 
2. Filmde en çok bayıldığım husus, metaforlardı. Kırmızı palto sahnesi ("Senin sesin yok aslanım, neyin peşindesin"), kırılma noktasından sonra önünden geçtiği sinemada "Lonely Star-Yalnız Yıldız" filminin oynaması, sinir krizi sahnesinde gölgesinin bile onu terketmesi, Peppy Miller'ın filmini izlediği sinemanın çıkış sahnesinde köpeğine şirinlik yapan kadına "keşke konuşabilseydi" demesi ya da finalde "sessiz olun!" söylemi olağanüstü göndermelerdi. Sahne seçecek olursam da, Peppy Miller'la oynadıkları filmde Miller'a kesildiğinin deşifre olduğu çekim hataları sahnesi favorimdi.
3. Orjinal müzikler, CD'si alınası ve evde doya doya dinlenip arşivlenesi bir çalışmaydı. Yapımın niteliğinden ötürü filmin iskeletini oluşturma işlevine sahip müzikler, gerçek anlamda eşşizlerdi ve filmin Oscar ödüllerinde rakipsiz olduğu tek alan bence. (Kazandı)
4. Jean Dujardin, sinema tarihinin en iyi performanslarından birine imza atmış. Öyle ki; ona Oscar vermemek, Anthony Hopkins'e "Silence of the Lambs"le, Daniel Day-Lewis'e "There will be Blood"la ya da Marlon Brando'ya "The Godfather"la Oscar vermemek kadar anormal bir durum olur. (Kazandı) Bu arada Berenice Bejo'ya da bayıldım ama maalesef o, pek alacakmış gibi durmuyor. (Kazanamadı)
SONUÇ: En İyi Film, Yönetmen, Senaryo, Aktör, Kurgu ve Müzik olmak kaydıyla minimum 6 Oscarının olduğunu; tüm bunların da anasının ak sütü gibi helal olduğunu iddia ediyorum.


YÖNETMEN: Michel Hazanavicius
OYUNCULARI: Bérénice Bejo, James Cromwell, Jean Dujardin, John Goodman
TEK CÜMLEYLE KONU: Eşanlı olarak sessiz sinema döneminin duayen aktörünün düşüş, taze aktrisinin de yükseliş öyküsü.

9 Ocak 2013 Çarşamba

CARNAGE (Acımasız Tanrı)

1. Baştan söyleyeyim: dört dörtlük bir senaryo ve harika oyuncu performansları dışında hiçbirşey yok filmde. Beklenti değişikse, tek mekan filmi olan bu yapıma hiç bulaşmayın.
2. Tarantino, bu Christoph Waltz'u nereden buldun be kardeşim; bu adam neredeydi daha önceleri?
3. Kate Winslet için daha evvel yaptığım tüm haksızlıkları tekzip ediyorum. Evet abi, haklıymışsınız: bu kadın, bu dönem itibariyle açık ara çağının en iyi kadın oyuncusu.
4. Jodie Foster, özlemişiz seni.
5. Aile içindeki gizli uyuşmazlıklar ve karşıtlarına oynanan mutlu aile ve medeni aile oyunları hakikaten çok lezizdi.
SONUÇ: Tek mekan filmi denildiğinde, “12 Angry Men”i tek geçerim. Bundan sonra da böyle olmaya devam edecek. Ama “Carnage” da türün hatırı sayılır örneklerinden biri. 4 oyuncusuna sırtını yaslayan bu teatral yapıtta (John C. Reilly ve Jodie Foster’ı da beğenmeme rağmen) özellikle Christoph Waltz ve Kate Winslet açık ara keyif veriyorlar. Ama gene de madde 1’i gözönünde bulundurun, sonra bana sövmeyin derim.

YÖNETMEN: Roman Polanski
OYUNCULARI: Jodie Foster, John C. Reilly, Christoph Waltz, Kate Winslet
TEK CÜMLEYLE KONU: Çocukları arasında husumet yaşanmış olan iki ailenin, bu durumu aralarında "medenice" çözmeleri.

CONTAGION (Salgın)

1. Öncelikle çıkış noktasını çok sevdim: "Zombie konseptli filmlerden, zombie olgusunu çıkarsak; merkeze başka şeyler alsak" diye, başkalarının her zaman tutan bu formül üzerinden ilerleyerek; kolaycılığa kaçabileceği bir şablon üzerinden deneysel bir çalışmaya girmiş ve bence alnının akıyla çıkmış Soderbergh.
2. John Hillcoat'un "The Road"da denediği gibi; fantastik bir kavram üzerinden değil, gerçek ve olası bir felaketle “İnsanları nasıl rahatsız edebilirim?” diye düşünmüş ve bunu peliküle mükemmele yakın bir asap bozuculukla ve çok başarılı bir soundtrack katkısıyla aktarmış.
3. Çok karakterli ve öykülü filmini, biryerlere vardıracakmış ve öyküleri hem biryerlere hem de birbirlerine bağlayacakmış gibi bir his yaratıp; nihai noktada "Kusura bakma arkadaş ama derdim bu değildi" deyip; neden Steven Soderbergh olduğunu da bizlere hatırlatmış.
4. Derdi, net bir şekilde bulaşma aşamasının ne kadar hızlı ve ne kadar çok yönlü olabileceğine dem vurmak. Film ilerlerken nerelere ve ne kadar çok, hatta gerekli gereksiz dokunduğunuzu da size hatırlatıp; "Sizin de başınıza gelebilir" diye rahatsız etmekten de geri durmuyor.
SONUÇ: “Contagion”, ilk maddede bahsettiğim sebepten ötürü beklentilerini gereksiz yere yükseltenlere yavan gelebilir. Ama herşeyden öte, gerek öyküyü anlatışındaki gerçekçilikle; gerek de böyle bir salgında gerçekleşebilecek elitist tutum karşısında kalınacak çaresizlikle sizi bir yerlerden yakalamayı başarıyor. Romero, anlattığı tüketim toplum eleştirisini geniş kitlelere ulaştırmak için alegori yapması gerektiğini biliyordu. Ama Soderbergh, gişede yatmayı göze alarak alegoriye girmemeyi tercih etmiş. Gişede yattığı doğru, ama bence filmi; ileride daha büyük teveccühle anılacak.

YÖNETMEN: Steven Soderbergh
OYUNCULARI: Marion Cotillard, Matt Damon, Laurence Fishburne, John Hawkes, Jude Law, Gwyneth Palthrow, Kate  Winslett
TEK CÜMLEYLE KONU: Çok hızlı yayılan ve de ölümcül bir virüsün dünyayı tehdit etmesi ve bir grup bilim insanının bunu engelleme çabaları.

7 Ocak 2013 Pazartesi

DOSYA: TÜRK SİNEMASI'NDA YÜZÜNÜ HER TÜRLÜ HATIRLADIĞIMIZ AMA ADINI ASLA ÇIKARTAMADIĞIMIZ / BİLMEDİĞİMİZ YARDIMCI OYUNCULAR

10. Robert WIDMARK: 20 günlüğüne Türkiye'ye tatile gelip de; teşne olduğunu anlayınca bizim yönetmenlerin 7-8 filmde Türk oyuncularla oynattığı o sarışın, yılışık suratlı herif. Gülşen Bubikoğlu ile "Baş Belası"nda ve Cüneyt Arkın ile "Üç Kağıtçılar"da Piç Rıza rolündeki eleman dersek herhalde hatırlaması kolay olur.

9. Cengiz NEZİR: "Aile Şerefi"nde Itır Esen'in nişanlısı, "Bizim Aile"de Ayşen Gruda ve Tarık Akan'ın en küçük kardeşi, "Hababam Sınıfı"nın Bozum Cavit'i. 
(Sağda, altta)

8. Hikmet TAŞDEMİR: "Korkusuz Korkak"ta Kemal Sunal'ın kendini vursun diye kiraladığı kiralık katil Gaddar Davut, "Silahlara Veda"da Tuncer Necmioğlu ile husumeti olan, ama Necmioğlu'nun abisi Kadir İnanır tarafından himaye edilen iyi yürekli katil (!!!!!) Kandemir. Ayrıca bil cümle tarihi filmde aşağılık Bizanslıların mayası bozuk komutanlarından biri rolünde defalarca izledik.

7. Hikmet GÜL: "Tosun Paşa"da Seferoğulları ailesinin First Lady'si idi. Adile Naşit'le hamamda atışmalarından rahatça hatırlarsınız. Ayrıca "Kapıcılar Kralı"nda meraklı komşu Makbule, "Salak Milyoner"de ise Zeki, Metin, Kemal Sunal ve Halit Akçatepe'nin yanlışlıkla girdiği genelevdeki mamaydı. Ekseriyetle mama rollerinde izledik.

6. Ahmet SEZEREL: Temiz yüzlü, doğruluk timsali rollerin aranılan adamı. "Gülen Gözler"de Itır Esen'le evlenebilmek için sabun köpüğü yapmaya çalışarak Münir Özkul'u evinden ettiğinde bile ondan nefret edemedik. Hababam sınıfına tapmamıza rağmen, "Hababam Sınıfı Uyanıyor"da köy çocuğu Ahmet'e yaptıkları ağır şakada onlara tavır aldık.

5. Bilge ZOBU: "Kapıcılar Kralı"nda asker emeklisi apartman yöneticisi Zafer Bey, Barış Manço'lu "Baba Bizi Eversene"de tamburi ev sahibi, "Namuslu"da çeki bozdurulan müteahhit, "Gırgıriye"de Gülşen'e yazmak için Müjdat'ı hapse attıran şerefsiz kalantor.

4. Nizam ERGÜDEN: "Banker Bilo"da İlyas Salman'ın sonradan sigara kaçakçısı olan kankası İbo, "Üç Kağıtçı"da da Kemal Sunal'ın babasını kandırarak mallarını üzerine geçiren Sabri amca. Şaşı ve her iki filmde de meşhur mavi ceketiyle oynuyordu.

3. Nejat GÜRÇEN: "Gülen Gözler"de inşaatların malzemesinden çalan müteahhit Yunus, "Korkusuz Korkak"ta Kemal Sunal'ın patronu. Mantıkla açıklanamayan estetik yoksunluğunda bir göbeği var ve her filminde boynunda muhakkak papyon vardır.

2. Hakkı KIVANÇ: Yanağındaki beni ile hatırlamamanız mümkün değil, çünkü bugüne kadar 100 Türk Filmi çevrildiyse 70'inde var. % 99'unda polis rolünde. "100 Numaralı Adam"da çalışırken sürekli çayları döken, sakar Kemal Sunal'ın çalıştığı kahvenin sahibiydi.

1. Zeki SEZER: 100 filmde oynadıysa, 90'ında doktordu. Beyaz saçlı, saçlarının üstü dökük. "Şark Bülbülü"nde boğulmaktan kurtardığı Kemal Sunal'a hayat öpücüğü uygulayınca "Ne öpüyon lan, karı mıyım ben?" refleksi eşliğinde dayak yemişti.

PROMETHEUS

1. Filmografisinin son halkalarıyla eleştirilen, özellikle "Body of Lies"la dip yapan Ridley Scott’ın; kim olduğunu hatırladığı bir yapım olduğunu baştan söyleyeyim. Gerçekten yönetmenlik anlamında aşırı leziz bir iş yapmış ve altına girdiği mite zarar vermeyi bırak, üzerine ekleye ekleye ilerlemiş. Son yıllarda toteme dönüşen ve kabak tadı veren Russel Crowe fetişizminden kurtulduğu bu ilk yapımın bu kadar başarılı olması, bu vakanın totemlik vasfını da ortadan kaldırır inşallah; diye de ummaktayım.
2. Yapımın Sanat Yönetmenliği ve Set Dekorasyonu ile senaryosu açık ara kusursuza yakın. Özellikle ilk niteliğiyle Oscar’a kesin aday olacağını, 2013 Oscarlarına göre çok erken bir vizyon tarihiyle gösterilmemiş olsaydı rahatlıkla da kazanabileceğini düşünüyorum.
3. Yakın çevremin pek hazetmediğimi bildiği Michael Fassbender’in, sinema tarihinin en başarılı 3 android performansından birine imza attığını da üzülerek kabul etmek durumundayım. (Diğerleri derseniz Schwarzeneger’in Terminatör serisindeki, Yul Bryner’ın da "Westworld"deki performansları derim.)
4. Kadronun kalanı da üzerlerine düşeni fazlasıyla yerlerine getirmişler. Noomi Rapace ise rol için ideal bir seçim olmuş. Yalnız buraya iki adet şerh düşmek isterim: Scott’ın Rapace’nin karakterinin Ripley’le hiçbir benzerlik taşımadığı açıklaması kuyruklu bir yalan. Copy-paste değil tamam ama ortak özellikleri çok fazla ve “güçlü kadın” hususunun altının kalın harflerle çizilmesi her iki karakterin de ana özelliği. Bir de Guy Pearce’ın bu kadar ağır bir makyaj altında oynatılması yerine daha yaşlıca bir oyuncu (mesela Max von Sydow ya da Christopher Plummer) oynatılsa ve inandırıcılığa halel gelme riski alınmasa daha mı iyi olurdu diye düşünmeden de edemiyor insan.
5. Sezeryan Sahnesi, sinema tarihi unutulmazları arasındaki yerini şimdiden almıştır.
SONUÇ: Uzun zamandır yaşadığımız kaliteli bir bilimkurgu / aksiyon / gerilim kırması susuzluğumuzu; Ağustos sıcağında içilen bir bardak soğuk su kadar tatmin eden bu yapımı muhakkak izleyin. 3D seçeneğinde ısrar etmenize gerek yok. Tek bir sahne dışında (Fassbender’in araştırma konusunu “keşfettiği” bölüm) 3D çekilmesine hiç lüzum yokmuş diyebilirim.

YÖNETMEN: Ridley Scott
OYUNCULARI: Idris Elba, Michael Fassbender, Guy Pearce, Noomi Rapace, Charlize Theron
TEK CÜMLEYLE KONU: Bilimsel bir araştırma yapmak üzere zengin bir işadamı tarafından biraraya getirilmiş bir grup ve araştırma yaptıkları gezegende keşfettikleri.