29 Eylül 2012 Cumartesi

ROCK OF AGES (Her Dem Rock)


1. Gelmiş geçmiş en iyi soundtrack albümlerden birine sahip bu film. Üzerine alenen çalışılmış. Parçalar sıfır değil, 80'lerin popüler Hard Rock parçalarından seçilmiş. Düzenlemeleri harika, oyuncu kadrosunun bu parçalara getirdiği yorum ise enfes.
2. Çok geç kalmış bir film, çünkü Hard Rock miti üzerine. Hard Rock, en aşağı 15 yıldır popüler değil ve insanların gündeminde yer almıyor. Öyle ki, Heavy Metal türünün en popüler simalarından Iron Maiden'ın kariyerinin en sıkı albümlerinden olan 2010 tarihli "The Final Frontier" ve Metallica'nın uzun zamandır kendisine küskün olan dinleyicisinin onları affettiği albüm olan 2008 tarihli "Death Magnetic" bile satış anlamında umulan tatminkarlıkta değildi. 
Dolayısıyla bu aşırı parlak fikir, maalesef zamanaşımından havada kalıyor.
3. Film -geç kalmış olmasına rağmen-, hareket noktası olan fikre o kadar güveniyor ki; soundtrack'e harcadığı mesai'yi ziyadesiyle yeterli görüyor. Bu kadar fazla özgüven sayesinde, Hard Rock sevenler olarak "kült film" olarak bağrımıza basabileceğimiz filmi; zekamıza hakaret ve de tembellik olarak görüyor, görmezden geliyoruz.
4. "Oyunculuklar yerlerde sürünüyor" demek, filmin kadrosuna hiç haketmediği bir iltifat niteliğinde. Başrol ikilisi Julianne Hough ve Diego Boneta'yı orasından burasından tutmaya çalışırken elimizde kalmaları bir yana; idare eden bir Tom Cruise ve Paul Giamatti var. Alec Baldwin'in ahududu zaferini engellemek için ise rakiplerinin bayağı bir uğraşması gerekecek.
5. Hala 
Hard Rock seven insanlar olabileceğini düşünerek bir film yapmak parlak bir fikir gibi gözükebilir. İyi de, insanlık tarihinin en kötü filmlerinden "Showgirls"ün senaryosuna öykünmek de ne demek oluyor, ben de bunu anlamadım işte.
SONUÇ: Gençliği 80'li yılların ortalarında geçmiş, Hard Rock ve Heavy Metal aşığı kitlenin, şartlar ne olursa olsun salya akıtacağı bir film bu (ki dürüstçe ben de bu kitleye dahilim). Ama dediğimiz profile girmiyorsanız ve de oyuncu kadrosuna kanarsanız, ağır sükut-u hayale uğrayacağınız muhakkak.

YÖNETMEN: Adam Shankman
OYUNCULARI: Alec Baldwin, Diego Boneta, Russell Brand, Tom Cruise, Julianne Hough
TEK CÜMLEYLE KONU: Hard Rock çalan bir barda tanışan biri kız biri erkek iki "kaybeden"in ayrı platformlarda yükselme öyküsü.

27 Eylül 2012 Perşembe

R.I.P. HERBERT LOM ("Pink Panther/Pembe Panter" serisinin Müfettiş Dreyfuss'u)

THE AVIATOR (Göklerin Hakimi)

   "The Aviator"ı henüz izleme fırsatı buldum. Bu sefer bir değerlendirme yazısı yazmayıp, sadece Scorsese’nin bu şatafatlı ama boş filmi nasıl olup da yönetmeyi kabul ettiğini anlamadığımın altını çizip bırakacağım. Şimdi, "The Aviator"a alternatif yönetmenler bulup; filmi onlar çekseydi nasıl olacağı üzerine beyin fırtınası yapalım:

1. Michael Bay (Pearl Harbor, Transformers serisi): Film, iki buçuk saat. Hughes’un ilk deneme uçuşu sahnesi, 55 dk. Uçak kazası sahnesi, 85 dk. Kalan kısım on dakikaya sığar.
2. Alejandro González Iñárritu (Paramparça Aşklar ve Köpekler, 21 Gram, Babil): Hepburn, Hughes’u Spencer Tracy için terk eder. Ama Tracy, daha sonra Hughes’a verecek olan Ava Gardner’a feslemiştir. Bu arada Ava Gardner’ın etrafında dolaşan Errol Fynn’ın da gizli eşcinsel olduğu hayretle müşahade edilmiş olup, Hughes’a mı Tracy’e mi yanaşacağı merak konusuyken;  Jean Harlow lezbiyen olup aslında kendisine asıldığını düşündüğü Hepburn’le hesaplaşmak üzereyken tesadüfen Tracy ile tanışıp……..
3. Theo Angelopoulos: (Ulis'in Bakışı, Sonsuzluk ve Birgün) “Hızını!!!” alamayıp, ilk sahneyi (annesiyle sabunlandığı sahne) 3,5 saat çekince yapımcı firma kalan kısmı beklemeden, bu bölümü kurgulayıp piyasaya çıkardı.
4. Terrence Malick (İnce Kırmızı Hat, Pocahontas, Hayat Ağacı): Banyoda ellerini yıkadığı sahnede damlayan suya zoomlayıp; oradan nebula, patlama, suların çekilmesi, balıkların evrimi, maymun, insan ve oradan paralel kurguyla Leonardo’nun yüzüne geçerek, “Vay anasını, göndermeye bak. Damlayan musluk deyip geçersin…” dedirterek yine her zamanki gibi Cannes’e oynayan bir yapıt. Yalnız tuvalette yaya yaya çekip, kusturacağı bir manzara bulamayan Malick; mecburen “boktan” bir filme imza atmıştı.
5. David Fincher (Ejderha Dövmeli Kız, 7edi, Dövüş Kulübü): Bol bol açık havada uçan uçaklar sahnesi bulunduğundan, filmi karanlık çekme mazereti bulamayacağı için teklifi geri çevirirdi.
6. Roland Emmerich (2012, Yarından Sonra, Kurtuluş Günü): Uçağın düşmesiyle alev alan evler, bir türlü söndürülememekte; yangın kontrol altına alınamamaktadır. Yayılan yangın, yakındaki bir koruya sıçrar. İnsanlık için tehlike çanları çalmaya başlamıştır, çünkü korunun bitiminde bir nükleer santral mevcuttur. (Tabii ki) yangın bu santrale ulaşır ve patlamalar başlar. Şehir boşaltılmakta, insanlar sağa sola kaçışmaktadır. Tam bunun üstüne bir de deprem olmasın mı? Millet "y**ağı yedik" diye dövünürken; sırasıyla erozyon, sel, meteor düşmesi birbirini izler. Civardaki iki volkanın patlamasıyla tavan yapan olaylar, eşanlı olarak uzaylıların dünyayı işgal etmesiyle “yok artık” dedirtir. Umutların tükendiği o anda ise; işte, yine o, insanlığın son umudu, iyilerin dostu, kötülerin düşmanı, hikmetinden sual olunmaz Amerikan Başkanı ortaya çıkar. Erimeye başlayan buzullar bile onu durdurmaya yetmeyecektir.
7. Darren Aronofsky (Bir Rüya için Ağıt, Siyah Kuğu): Uçak sahneleri komple çıkartılır. Leo’yu tuvalette el yıkarken, kendi kendine konuşurken izleriz bol bol. Ava, Katherine, Harlow ilişkileri olabildiğince ayrıntılandırılır. Finalde ise aslında her üçünün de önceden ölmüş olduğu, Leo’nun gençliğinde bunlara sıyırmış olduğu için saplantı haline getirdiği, aslında tüm olan biteni Leo’nun kendini hapsettiği sinema salonunda kurduğu anlaşılır. Seyirci “aaaaaaa!” der.
8. Sydney Pollack (Akbabanın Üç Günü, Şirket): Sinema salonunda kendini hapsedene kadar geçen iki saatlik süre, 10 dakikada bir dış ses vasıtasıyla anlatılır. Alan Alda ve Leo arasındaki atışma sahnesi uzatıldıkça uzatılıp, film bir mahkeme filmine dönüştürülür. Bu filmde yer almayan “itiraz ediyo…/reddedildi” repliği, mebzul miktarda filme yedirilir. Sürpriz tanıklar, birdenbire ortaya çıkan delil mahiyetindeki belgelerle filme son şekli verilir. Tabii ki finalde, John Williams ya da Hans Zimmer’a ısmarlanan vurucu bir score eşliğinde özgürlüğe yürüyen bir Leo izleriz. ("Başardık Adrian!")
9. Keenon Ivory Wayans & David Zucker (Korkunç Bir Film serisi): Senaryoyu görür görmez, çekmek için üste para teklif eden Wayans ve Zucker; sırasıyla annesinin etkisi altında kalışını gördüğümüz ilk sahnede “Pyscho/Sapık”a, ilk uçak sahnesinde “North by Northwest/Gizli Teşkilat”a, ikinci uçak sahnesinde “The English Patient/İngiliz Hasta”ya, sinema salonu sahnesinde “Inglorious Basterds/Soysuzlar Çetesi”ne, sorgulama sahnesinde “12 Angry Men/12 Öfkeli Adam” ve “A Few Good Men/Birkaç İyi Adam”a, tuvalette kapı kolu tutamadığı bölümde de “As Good As It Gets/Benden Bu Kadar”a bol bol laf sokup; mastürbatif bir keyif yaşarlar.

SONUÇ: Umarım ne kadar "g**ünü yiyeyim" ve nereye çeksen oraya gidebilecek bir film olduğunu anlatmayı başarabilmişimdir.




YÖNETMEN: Martin Scorsese
OYUNCULARI: Alan Alda, Kate Beckinsale, Cate Blanchet, Leonardo Dicaprio, Jude Law
TEK CÜMLEYLE KONU: Parasal anlamda gayet üst düzey bir birikimi olan Howard Hughes'un, iki ana hobisi olan uçaklar ve sinema alanında büyük riskler alarak yatırım yapmasının öyküsü.

25 Eylül 2012 Salı

THE DARK KNIGHT RISES (Kara Şövalye Yükseliyor)

1. Film, açık seçik bir sivil darbeyi anlatıyor. Askeri olanlarını daha ziyade büyüklerimiz bilirken; sivil olanı, bizim de pek yabancısı olduğumuz bir konu değil. Alttan alta “para kimdeyse, ona uşaklık yapılır” önermesini kanıtlayan gelişmelerle ilerleyen filmde, darbecilerin ilk icraatı da sermayeyi eline geçirmek oluyor. Hala tanıdık gelmediyse, Bane’in “bu zamana kadar hep siz ezildiniz. Artık sıra sizde. Zenginden hakkınızı alacaksınız” ana fikirli konuşması ile “üstünlerin hukuku-hukukun üstünlüğü” argümanı arasındaki benzerliğe bakınız. Belki bu sefer bir şeyler çağrışır. Ya da mahkeme sahnelerindeki kukla yargıcın, “burası bağımsız bir mahkeme, burada kararları Bane vermiyor” şeklindeki (alabildiğine komik) ifadesini de katarsak, filmin bana çok katmanlı ve de alegorik bir keyif verdiğinin altını tekrar çizmeme de gerek kalmaz sanırım.
2. Filmin başrolünde Christian Bale falan değil, alenen Gotham şehri var. Terörün içine seyirciyi resmen çekerek; sivil darbeyi iliklerine kadar hissettiren Nolan, bu sahnelerin aksiyon kısmında resmen gövde gösterisi yapıyor. Gotham şehrinde beraber kamyon kovalıyor, teröristlerle beraber çatışıyoruz sanki. Oyunculuk anlamında ise Michael Caine filmi damgalıyor. En şanssız olan ise, rolünün tabiatı gereği, neredeyse "V For Vendetta"nın V’si gibi filmin tamamında maske ile oynamak durumunda kalan Tom Hardy. Bir önceki yapımda “süper kahraman kötüleri” ekolünün çıtasını epeyce bir yükseğe koyan Heath Ledger’la, yüzünde kazulet gibi bir maskeyle rekabet etmesi elbette beklenemezdi.
3. Filmin batan kısmı, finale konan sürprizin altının fazlaca doldurulamaması. Karakterin, eylemini niye gerçekleştirdiği muğlak kalıyor.
4. Dikkat çeken en önemli hususlardan biri, Leonardo Dicaprio ve Ken Watanabe dışındaki neredeyse tüm "Inception" tayfasını Nolan'ın burada da toplamış olduğu. Joseph Gordon Levitt, Tom Hardy, Michael Caine, Cillian Murphy ve Marion Cotillard; birlikte oynadıkları sahnelerde pek de zorlanmamışlardır herhalde.
5. Bana göre ana dallarda Oscar şansı mevcut değil. Teknik dallarda ise, artık adet olduğu üzere, en azından aday olarak göreceğiz. Özellikle Sanat Yönetmenliği'nde kuvvetli bir aday olduğunu hatırlatmakta fayda var. Ayrıca Hans Zimmer'in müziğinin seyir zevkine çok büyük katkıda bulunduğunu da eklemek gerek.
 
SONUÇ: Genel kanının aksine, Nolan'ın serisinde bana en keyif veren yapım bu oldu. Birilerini zor durumda bırakmak için kargaşa yaratan Joker’in aksine, kargaşa yaratmak için birilerini zor durumda bırakan Bane var. Yani Joker, uğraştığı kişi (yani Batman) ortadan kalktığı takdirde eylemlerini (en azından uğraşacak yeni birini bulana kadar) durdurabilecekken; asıl hedefi Gotham olan Bane’in Gotham ortadan kalkana kadar böyle bir niyeti yok. Onun için ben, bir Batman filminden ziyade; içinde Batman olan bir felaket filmi seyretmiş sayıyorum kendimi. Bu haliyle de beni fazlasıyla gerdi diyebilirim. Kaliteli bir aksiyona hayır diyemeyenlere de şiddetle öneririm.
YÖNETMEN: Christopher Nolan
OYUNCULARI: Christian Bale, Michael Caine, Marion Cotillard, Morgan Freeman, Tom Hardy, Anne Hathaway, Joseph Gordon-Levitt, Gary Oldman
TEK CÜMLEYLE KONU: Uzun yıllar yeraltında organize olduktan sonra Gotham City'ye darbe girişiminde bulunan fanatik bir grup ve kısıtlı imkanlarla darbeye karşı mücadele veren birkaç kanun adamı ile onlara destek veren Batman'in öyküsü.

THE EXPENDABLES PART II

1. Beklentiyi doğru belirlemeniz mühim. "Üç Renk" üçlemesi benzeri ya da "Godfather-Baba" muadili birşey bekleyip giderseniz, tabii ki sükut-u hayale uğrayacaksınız. Bu, açık seçik, gençliğini 80'lerin ikinci ve 90'ların ilk yarısında geçirenlere nostalji yaptırmak için yapılmış bir aksiyon filmi. bunu anlamak için Cast'a bakmanız gayet yeterli. Ama bu ikincisinde, oyuncuların personalarıyla ve kendileriyle özdeşleşen rolleriyle gerçekleştirdiği şakalaşmalar ağır lezzetli.

2. İlkinden en önemli farkı, yönetmen değişikliği. Tamam, Simon West bir author değil ama yönetmen olarak Stallone'den daha fazla bu işe hakim olduğu kesin. West'le birlikte bir de işine hakim bir senaryo danışmanı bulunsaymış, şakalaşmalar çok daha yetkin konuma ulaşırmış ki; o zaman yapılan iş, hepten tadından yenmezmiş. Çünkü asıl öykü, B sınıfı formatında da kalmayıp; C'ye tikvari göz kırpıyor. "Personalarla alay" esprisini madem keşfettiniz, onun üzerine yüklenseydiniz keşke. Çünkü, yukarıda da belirttiğimiz gibi, hedef kitle mükemmel bir senaryoya değil; Cast'taki isimlerle son bir kez buluşmaya ve gençliğini yadetmeye geliyor.
3. Bir aksiyon aktöründe oyunculuk aramak, abesle iştigal tamam ama yahu Van Damme! Hakikaten ne kadar kötü bir oyuncusun sen arkadaş ya...
4. Jet Li severler ve filme ondan sebep gidecekler: Filmin asıl "and"i o, haberiniz olsun. Jenerikteki sıralamasına aldanmayın, rolü 5 dakikayı geçmiyor.

SONUÇ: Başyapıt değil, Oscar'larda adı geçmeyecek, ileride sinema tarihinin kilometre taşı olarak da anılmayacak. Ama beklentinizi doğru belirlediğiniz takdirde, orgazma yakın bir keyif alacaksınız. Bruce Willis'in hediye ettiği uçağa "iyi ama müzelik bu" diyen Stallone'ye, (Willis, Stallone ve kendisini kastederek) "hepimiz müzeliğiz zaten" cevabını veren Schwarzenegger ve aralarındaki dövüşte erken yere düşen Stallone'ye "Bu mu yani? Kalk da biraz paramı hakedeyim" diyen Van Damme'a, beklentinizi doğru belirlediyseniz (burada ifşa etmiş olmama rağmen) gülmemeniz imkansız örneğin.
YÖNETMEN: Simon West
OYUNCULARI: Jet Li, Dolph Lundgren, Chuck Norris, Arnold Schwarzenegger, Sylvester Stallone, Jason Statham, Bruce Willis
TEK CÜMLEYLE KONU: Bir teslimat görevi esnasında kaybettikleri arkadaşlarının intikamını almaya karar veren bir suikast timinin sözkonusu operasyonu.